ulasissendikasi
  KURUMSAL
 
          

                         

                                  

                            

                                   

                                     



                          ADALET                                        


                         ALINTERİ                                       


                      KUL HAKKI                                     



                                                                   

                                               

                                      
                                             
 Abdurrahim BARIN (hiziraciltr1) Twitter                                             
                     Â 

 
ANASAYFA
Servis Sendikasi | Facebook
Servis Sendikasi | Facebook 
                                                                      Resim

                                                                        



    
   

 YA TEK  TEK   AVLANIP  YOK OLACAĞIZ               



 

YADA      BİRLEŞEREK   GÜÇ OLACAĞIZ 



       

                    BİRLİK OLMAK                       

                KADERDEN BAŞKA,                    

             HERŞEYİ DEĞİŞTİRİR                   
     










  Abdurrahim BARIN
  Gn.Bşk.

       => KİMDİR 


  Murat ERDOĞAN
  Gn.Bşk. Yrd.  
 

    KİMDİR 


  Murat ER
  Gn.Bşk Yrd.  

     KİMDİR

     


  Zekai ÇETİN
  Gn. Sek. Kurum  

       KİMDİR


  İsmail TOPKAR
  Kurumsal Danışman  

      => KİMDİR  






 


TÜRKİYE ULAŞ İŞ SENDİKASI 


Gn.Mrk.


Dumlupınar Mah.

Gözdağı Cad.18/6
Pendik-  İSTANBUL

TLF        02165980246
FAKS     02165980247

e-posta




ulasissendikasi@gmail.com






























                     ALIN TERİ - KUL HAKKI  

             İNANÇ KÜLTÜRÜMÜZÜN TEMELİ ;

            SENDİKAMIZIN ANA PRENSİBİDİR




 

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile

“Müslümanın Para ile İmtihanı” Üzerine...

***Parayı Kullanabilmek Kalbin Sanatıdır***


-SİTENİN  NACİZANE ÖNERİSİDİR.-

-*KONUYU TAM -NET ANLAYABİLMEK İÇİN;
YAZININ TAMAMININ OKUNMASI ÖNERİLİR*
 

Son zamanlarda müslümanın para ile münâsebeti üzerine çok şey yazılıp söylenmeye başlandı. Siyasî iktidarla bağlantılı zenginleşme, kapitalistleşme, lükse yöneliş, tüketim ahlâkının değişmesi, kazançta ve harcamada ölçülerden kopuş, fâizli işlemlere dalış, kredi kullanımı, işçi istihdâmında taşeron sistemleri vs... 


Dışarıdan gelen tenkitler; 

“fırsatını bulunca ölçüler kayboluyor, her şey mübahlaşıyor, para herkesi çözer” şeklinde yapılıyor.

İçeriden de tenkitler var, 

kimisi “nereye gidiyoruz” gibisinden, kimisi antikapitalist çıkışlar hâlinde, kimisi “Müslüman sol” diye tanımlanan tepkiler hâlinde...

Ebû Zer t’ın çizgisinden yola çıkan bir tavır olarak…
“Müslümanın Para ile İmtihanı” ifadesiyle özetlediğimiz konumuz çerçevesinde gündeme gelen bütün bu meseleleri, bir sohbet çerçevesinde muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’ye sorduk.

İlgiyle okuyacağınızı ümid ettiğimiz bu sohbeti iki sayıda sizlerle paylaşacağız. En iyi şekilde istifade edilmesi temennisi ile…

ALTINOLUK: Siz, insanların, üstelik dindar insanların birçok probleminin yansıdığı bir insan olarak mevcut duruma baktığınızda müslümanların para ile ilişkisi çerçevesinde problem olarak nelerin altını çizmek istersiniz? 

Osman Nûri Topbaş: İnsan şahsiyetine tesir eden en mühim iki müessir vardır:

Birincisi kazancı,

ikincisi de beraberinde bulunduğu insandır.

Paranın nereden ve nasıl kazanıldığı çok mühim. 

Zira insanın gönül âlemi buna göre şekillenir.

Harcamalar da bu şekillenişe göre gerçekleşir.
Bu bakımdan, kazancımızın helâl yoldan olmasına son derece dikkat etmemiz zarurîdir.

Çünkü ağızdan geçen her lokma, eğer helâl lokma ise kişiye rûhaniyet ve mânevî zindelik verir
Eğer haram veya şüpheli bir lokma ise gaflet ve hantallık verir;


duyuşları kısırlaştırır; 
kalbe bir perde olur. 

Bu iki müessir, 

yani kazancın ve beraberinde bulunduğun insanın keyfiyeti çok mühimdir.

Süfyân-ı Sevrî (r.aleyh):

“Kişinin dindarlığı,
ekmeğinin helâlliği nisbetindedir.” buyurmuştur. 


Maalesef günümüzde kapitalist zihniyet, 


mânevî değerleri o kadar tahrip etti ki, 

***bâzı dindar firmalarda bile***

***İslâm ahlâk ve şiarlarına uymayan işler tabiî hâle geldi.***

*Hacca giden ve namaz kılan birçok kimse;*

**«Ben daha çok hayır yapmak için daha çok kazanmalıyım!»**

diyerek, 

***kabul edilemez nice yanlışlara,

gözü kapalı adım atabiliyor.***

Yani helâl ile haram iç içe yaşanıyor. 



“BU İŞLER BÖYLE YÜRÜR” MANTIĞI

Meselâ gayr-i ahlâkî reklâmlar, i

ş hayatında câzibeleriyle müşteri çekecek sekreterler

, en göze çarpan hususlardan bâzıları.

***Dünya kazancı, 
âhiret kârının önüne geçmiş olduğundan ***

nefis; “Bu işler böyle yürür!” 

diye mazeret üreterek 
işin haram tarafını göz ardı ettiriyor.


***Hâlbuki hiçbir yanlış adımın, 
doğru bir mazeret ve niyeti olamaz. ***

Hele 

*********************************************
***“Ben ileride hayır yapmak için kazanıyorum.”***
*********************************************
diyerek
haram-helâl ölçülerini çiğnemek,

 

**********************************************

***en hayırsız bir yöneliş ve nefsin aldatmacasıdır.***


Büyük sermâyelerin, 
sistemleri ve hattâ insanları şekillendirmesine dayanan kapitalist zihniyetin,

hiçbir mânevî tarafı yoktur. Bilâkis nefsâniyeti palazlandırdığı için, mâneviyâtı zaafa uğratan bir sistemdir

*. Zira bu sistem, daha çok kazanmak uğruna;

“Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!” der;

altta ezilenlerin durumu, üsttekilere en ufak tesir etmez.

Bu zihniyet; sermayesini daha da büyütebilmek adına,

***aklı ve gönlü çelen modalarla,

kampanyalarla,

muhtelif propagandalarla

*********************************

***israf ekonomisinin reklâmını yapar.

***Zira enerjisini, aşırı tüketimden alır.***

******************************************

Bu sebeple 

evvelâ israf ekonomisine yönelik ticaretten
kendimizi muhafaza etmeliyiz
.


Çünkü israf,
konfor ve 
lüksün artması,

toplumu perişan etmektedir.


Bu yönde dengesiz harcamaları artıran 

kredi kartları da

iktisâdî tuzaklardır,


sömürmedir.

İhtiyaçlar buna mâzeret olamaz.


Bu öyle bir harcatma tuzağı ki, 

***sırf birileri kazansın diye***

fakirleri bile acımasızca bu tuzağın içine 
güle oynaya düşürmektedir.


Yapılan yaldızlı ve yanıltıcı reklâmlar yüzünden

nice zavallı insan, gayr-i meşrû yollara tevessül etmek durumunda kalmaktadır.


Global kültür istilâsı, 

internetin menfi ortamları, 

televizyonun 
nefsâniyete prim veren filmleri de


ruhlara zehir serperek mânevî hassâsiyetleri dumura uğratmakta,

kapitalist düzenin israf değirmenine su taşımaktadır.



İNSANLIK ENKAZI

Kapitalizmin neticesi,

bir insanlık enkâzıdır. 


***Zira insana gözyaşını unutturur;***

merhametini yitirmiş bir vicdan ortaya çıkartır. 

Rûha şifâ verecek eczâhânelerin de kapısına kilit vurur.

İslâm ise hayatın her sahasında olduğu gibi iktisat sahasında da bir nizam vaz etmiştir. 

Helâl ve haram hudutları koymuştur.

Merhamet ve şefkati emredip
mü’mini mü’mine zimmetli olarak telâkkî ettirmiştir.

Kazancı; hak, adâlet ve merhametle mezcettirmiştir.

İslâm’da mülk, 
Allâh’ındır.
Onu elde etmek için insanı sömürmek aslâ yoktur.

İslâm iktisâdı,
insanın problemini çözmekle başlar.

****************************************************************

 

*Paylaşmak 

ve başkalarına, bilhassa ihtiyaç sahiplerine faydalı olmak; şarttır, 

farzdır.

***********************************************


Âyet-i kerîmede: 

“Sâilin (muhtâcın) ve mahrumun 

*******************************************

***(iffeti dolayısıyla isteyemeyenin),***

******************************************

onların (zenginlerin) mallarında muayyen bir hakkı vardır.” 

(ez-Zâriyât, 19) buyrulur.


Bu düstur, 

hem parayı kullanma eğitimidir, 

hem de gönülleri kaynaştırma vesîlesidir.



KAPİTALİZMİN,
Onun gözünde

insan,


ekonomi çarkını döndüren 

dişliden


 ibarettir.


Bu yüzden insanı sömürür.

Gayesine ulaşmak için her yolu meşrû sayar.


İSLÂM’IN ÜÇ PRENSİBİ

İslâm ise kapitalizmin zıddına, 


bir vicdan muhâsebesi yaptırır.

***“Nereden ve nasıl kazandın;

*** nereye ve ne şekilde sarf ettin?”

suâlini sorar. 

Zira İslâm’da mülk Allâh’ındır,

kul ancak bir tasarruf memurudur.

Parayı kullanabilmek, bir sanattır. 
Kalbin şâheseridir. 


Bunun için de;

******************************************************************

1) Kazanç helâl olacak.

2) İsraf edilmeyecek.

3) Pintilik-cimrilik yapılmayacak.

******************************************************************

İsraf;
güç gösterisinde bulunarak 

aşağılık duygusunu örtbas etmeye çalışmaktır. 

Pintilik ise 
korkaklık   neticesinde 
kendine biriktirmektir.

Hakk’a tevekkül noksanlığının ve korkaklığın getirdiği bir zaaftır.

88888888888888888888888888888888888888888888888

Parayı, sığınak, barınak ve dayanak hâline getirmektir.

88888888888888888888888888888888888888888888888

İsraf da
pintilik de


mülkün gerçek sahibi olan 


Cenâb-ı Hakk’a isyan niteliğindedir.


Mü’min, 

israf ve pintiliğin zıddına,

kalbindeki îmânın seviyesi nisbetinde

bol bol infâk edecek. 

Yani imkânı olan müslüman, 

çok kazanmaya ve 
çok infâk etmeye gayret gösterecek.

Zira Kur’ân-ı Kerîm’de

200 küsur yerde 

“infak”
 

vazifemiz hatırlatılıyor. 

Hadîs-i şerîfte de:

“Veren el, alan elden hayırlıdır.

” 1 buyrularak infak edebilecek bir mü’min olmak, teşvik ediliyor.

Takvâ sahibi bir mü’min, her yeni güne başlarken vicdânı ona sorar; 

“Bugün Cenâb-ı Hak sana ömür takviminden yeni bir yaprak açtı. 

Bugünkü mesâinde ne kadar kendine,
ne kadar kendinin dışındakilere?

***Allah, nîmetlerini sana verdi,
***fakat falana vermedi. 
***Demek ki onu sana zimmetli kıldı…” 

Zira âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Allah sana ihsân ettiği gibi, 
sen de (insanlara) ihsanda bulun!”

(el-Kasas, 77) buyuruyor.

Bu sebeple kâmil bir mü’min,

diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelerek 
onların ihtiyaç ve noksanlıklarını
şefkat ve merhametle telâfî etmekten 
kendini mes’ûl görür.


Velhâsıl, bir mü’minin gönül ufku öyle olmalı ki:

• Gâyesi; 

Hakk’ın râzı olacağı, takvâ sahibi bir kul olabilmek,

• Vâsıtası; 

yeryüzünde Allâh’ın şâhidi olabilecek şekilde
İslâm karakter ve şahsiyetine bürünebilmek,

• Neticesi de,

elinden ve dilinden ümmet-i Muhammed’in,
hattâ bütün mahlûkâtın istifâde ettiği, 
şefkat ve merhamet dergâhı 
bir kalp âlemine
ulaşmaktan ibâret olmalı…



KAPİTALİZM’LE İSLÂM KARŞILAŞIRSA
 

ALTINOLUK: Şöyle bir görüş de var: Batı’da, hristiyan ülkelerde, kapitalizm ile dînin karşılaştığı bütün ortamlarda din alandan çekildi, yerini kapitalizme bıraktı. Türkiye ise yeni kapitalistleşen bir ülke. Kapitalizmin etkisi arttıkça bizde de olacak olan budur, müslümanların yaşadığı kişilik kaybı böyle bir durumdan kaynaklanıyor, deniyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz, bu kaçınılmaz bir sonuç mudur? Kapitalizm müslümanların belini bükecek mi? Yani İslâm, insanların hayatında fiilen, sadece inanç ve ibadet alanına inhisâr eden, biraz ahlâk hassâsiyeti getiren, ama sosyal-ekonomik hayatta etkisi çok sınırlanmış bir hâle gelme riski ile karşı karşıya mı?

Osman Nûri Topbaş: 

Kapitalizmin doğup yayıldığı toplumların ekseriyeti hristiyan toplumlardır. 

Hristiyanlık; 

“Rabbin Îsâ olduğunu bil, 
o sana yeter.” der. 

“Sezar’ın hakkı Sezar’adır.” der. 

İktisâdî ve ictimâî hayatı
tanzim etmek gibi bir derdi yoktur.

Yani telkin ettiği şeylerin 
toplum hayatında bağlayıcı bir tarafı yok.

Merhametli olacaksın diyor, o kadar.

Merhametli olmak da
herkesin anlayışına göre değişiyor. 

Meselâ zâlim bir patron da; 
“Ben merhametliyim.” diyebiliyor.


Bu bakımdan kapitalizmin,
önünde mânevî değerler nâmına hiçbir engel bulunmadığı böyle toplumlarda 
hızla yayılması gayet tabiîdir.

Fakat İslâm, iktisâdî ve ictimâî hayata dâir,

mü’minlerin önüne pek çok kâide koyar.


***Mü’minler bunlara riâyet ettiği takdirde, 

ruhsuz ve acımasız bir iktisâdî hayatın

***toplumu kuşatması mümkün değildir. 

Lâkin 

“Tabiat boşluk kabul etmez.

” kâidesi gereğince, 

mü’minler 

ictimâî ve iktisâdî hayattaki vazifelerini
yerine getirmedikleri takdirde,

bu alanları başka sistemlerin doldurması kaçınılmazdır.


Demek ki bu hususta da

****asıl mes’ûliyet,

****müslümanlara düşüyor.


Çünkü İslâm,

Hakk’ın rızâsına uygun yaşamanın ölçülerini bildirir; onu yaşamaksa müslümanın vazifesidir.

İslâmî hassâsiyetler yaşanırsa kapitalizmin iktisâdî hayatımızı işgâl etmesi mümkün değildir,

fakat İslâmî ölçülerden ne kadar fire

verilirse, 

o nisbette kapitalizm davet edilmiş olur.



LÂLE DEVRİNDE BİLE
 

ALTINOLUK: Şöyle bir durum var. İslâm’ın hâkim değer olarak bulunduğu toplumlarda bile, diyelim Osmanlı’da Lâle Devri’nde, müslüman para ile buluştuğunda ayaklar kaymaya başlıyor. Önceki devreler için de bunlar söylenebilir. Bir de şimdiki zamanda İslâm, toplumda var olmakla birlikte hâkim sistem, hâkim değer değil. Hâkim değer, hem global hem de ülke plânında kapitalizm. Deniyor ki, nasıl direneceğiz? O dönemde bile para ile imtihanda ayaklar kayabildiğine göre böyle bir zamanda, kurulu o yapı toplumu değiştirir. Şu kadar zamandır yöneticilerimiz de belli duyarlılıkta olmasına rağmen toplum değişiyor, dönüşüyor. Ne kadar bir süre dayanılabilir diye bir soru soruluyor. İnsan bu kapitalist yapı içinde kendini nasıl korur? Bir mazereti var mıdır, belki önce oradan başlamak gerekir. 

Osman Nûri Topbaş

: Kur’ân-ı Kerîm’de;

“Sonra ona (nefse) fücûrunu (günah ve kötülüğü) ve takvâsını (günahlardan sakınmayı) ilhâm etti.”

(eş-Şems,  buyruluyor.
Öncelikle, Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden gönlümüzü uzaklaştırmak gerekiyor.

Yani insan, nefsânî arzuların putperesti olmayacak. Sonra da Allah’a yaklaştıracak her şeye gönlümüzü yaklaştırmamız,
böylece
Cenâb-ı Hak’la dostluğu temin etmemiz gerekiyor. Bunun için de bir tezkiye / mânevî arınma gerekiyor:

Yani “takvâ hayatı”…

Takvâ; 

nefsânî arzuları bertaraf etme, 

rûhânî istidatları inkişâf ettirme, 

dâimâ ilâhî kameralar altında olduğumuzu 
şuur ve idrak hâline getirebilmek.

İşte mü’minin korunabilmesi, 

bu takvâ zırhına bürünmeye bağlı. 

*Parayı kullanabilmek çok zor bir iştir. *

Para ile imtihan kolay değildir. 

Cenâb-ı Allah 
Fecr Sûresi’nde buyuruyor ki


“İnsan var ya, 

Rabbi kendisini imtihan edip de

ikramda bulunduğunda

ve bol nîmet verdiğinde

(sevinir,bunun bir
imtihan olduğunu düşünmeden)

«Rabbim bana ikram etti.» der.”

(el-Fecr, 15)

Bunun devamındaki âyette de;

“Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise

(insan üzülür) 

«Rabbim beni önemsemedi 

(bana ehemmiyet vermedi)»

der.” (el-Fecr, 16) buyruluyor.



Fakat kâmil bir mü’min,

Cenâb-ı Hakk’ın 
kendisi hakkında takdir ettiğine râzı olacak. 

Çünkü kazanç, bir baht işidir.
Bir adam görürsünüz; 
adamın hiçbir ticarî tecrübesi yoktur,
ama bir arsası vardır,
bir anda değerlenmiştir de zengin olmuştur.
Ben kazandım demeye, övünüp gururlanmaya başlar. Diğer bir kimseyi de görürsünüz;
firâsetlidir, ekonomik kaideleri diğerinden çok daha iyi bilir, ama bir türlü işlerini düzeltemez.
Velhâsıl paranın bir baht işi olduğunu kabullenmek gerekir.



KURULU DÜZENE KARŞI

TAKVÂ ZIRHI
 

ALTINOLUK: Deniliyor ki, kurulu düzen, statüko, sistem güçlüdür, insanı aşar. Eğer böyle ise, insan, kurulu düzenin kuşatıcı tesiri karşısında kendi değerlerini nasıl korur?

Osman Nûri Topbaş

: Takvâ ile korur. 

Gönüldeki Allah muhabbeti ve korkusu, 
mü’minin en büyük zırhıdır.
Çünkü hayatın hangi alanında olursa olsun, 
haramlara, 
hattâ şüphelilere karşı
kendini korumanın yegâne miyârı “takvâ”dır.

Mü’min,
dünya devre-mülkünün 
fânî oyuncakları için
ebedî saâdetini mahvedecek kadar ahmak insan olamaz.


Üç günlük dünya zevkleri uğruna 
ilâhî ölçülerden tâviz vermektense,
yeri geldiğinde 
maddî bakımdan geri adım atmayı göze alır.

Ziyâ Paşa’nın tâbiriyle:


İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah,
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah!”


Yani mü’min,
mânevî değerlerini korumak ve 
ilâhî ölçülerden tâviz vermemek için, gün gelir
maddî olarak geri adım atmak zorunda kalabilir. 
Bir miktar para kaybetmek zorunda kalsa bile,
bunun hakîkatte kendisine büyük mükâfatlar kazandıracağının şuur ve idrâki içinde,
hâlinden memnun ve huzurlu olur.

Unutmayalım ki Cenâb-ı Hakk’ın bize;
“Maddî yönden daha çok zengin olun!” 
diye bir emri yoktur.
Sadece; “Helâlinden kazanın,
helâl ölçüleri içerisinde yaşayın ve infâk edin!”
diye emri vardır. 
O hâlde ne olursa olsun
hayatımızı ve ticaretimizi helâller üzerine bina etmeliyiz.

Hakkımızdaki 
ilâhî taksimin/kaderin sınırlarını zorlamamalıyız. 
Yani Cenâb-ı Hakk’ın nasip ettiği ölçüde
helâlinden kazanıp infak etmeye gayret göstermeliyiz. Maddî refah uğruna
gönül huzurumuza zehir serpmemeliyiz. 
Asıl ve sonsuz zenginliğin, 
kalbî hayatta olduğunu unutmamalıyız…



KAPİTALİZME KARŞI İSLÂMÎ DURUŞ
 

ALTINOLUK: Kapitalizm global bir akım. Kapitalizm sosyalizme meydan okumuş, bir süre sonra sosyalizm, götüremiyorum bu işi deyip Sovyetler, Çin devreden çıkmış. Bunu da kapitalizm zafer olarak ilan ediyor. Şöyle şeyler konuşuluyor; Kapitalizme meydan okuyacak tek sistem İslâm’dır. İslâm’ın bir dünya görüşü, bir hayat sistemi var. Beklenen de o aslında. Kapitalizme de başkaldırılar oluyor. Mesela insanlar Wall Street’i işgal etmeye, ele geçirmeye çalışıyorlar. Avrupa’da tepkiler var. Mesela Türkiye’de de en son 1 Mayıs oldu. Antikapitalist Müslüman bir grup, sol ile beraber hareket eder noktaya geldi. Acaba İslâm adına kapitalizmin bu vahşetine karşı çıkacak bir sistemli itiraz, sistemli bir yeni iddia ortaya konamaz mı? Mesela Ebû Zer çizgisi bu noktada idealize edilebilir mi?

Osman Nûri Topbaş:

Öncelikle şuna dikkat edelim ki 

bâtıl ile İslâm mezcedilemez.

Bu mümkün değil.


Çünkü komünizmde mülk toplumundur.

Kapitalizmde mülk fertlerindir.


Esasen ikisinin de dâvâsı aynı hususta.


Komünizm, mülk toplumundur diyor.

Kapitalizm ise mülk fertlerindir diyor.


Yani mülkün kime âit olduğu hususunda kavga var.

İslâm ise

“Mülk ne fertlerindir ne toplumundur, 

mülk Allâh’ındır” diyor.


Onun için İslâm,

diğer sistemlerle mezcedilemez.


İslâm’ın güzelliği ve ihtişâmı da burada.



Bir proteze muhtaç değil. 

Mezcetme gayreti ancak bir gaflettir.


Mevlânâ Hazretleri’nin 

bu gafleti anlatan güzel bir misali var.

Allah, balık için her türlü rızkı denizde tanzim etmiştir.

Fakat o,

dışarıdan atılan oltadaki yeme sevdâlanır. 

Koca bir balık, 

kancayı görmez de,
onun ucundaki 
yarım bir solucana râm olur. 

O solucanı alayım derken, hayatını mahveder.


İslâm’ın bir başka sistemle mezcedilmesi, 

İslâm için bir zaaf olur. 

Oysa İslâm en büyük sistemdir.


Menşei Cenâb-ı Allah’tır. 

Hiçbir beşerî sistem ile mezcolunamaz.



Mezcolunduğu zaman birtakım yanlışlıklar ortaya çıkar.

***Ya kapitalizme kayar, 
***ya komünizme yaklaşır. 
O ihtişamını kaybeder. 
Mü’minler de şahsiyetini, 
***karakterini, kimliğini kaybeder. 


Fatih İstanbul’u fethettikten
sonra şehrin yeniden îmâr edilme zarureti doğmuştu.

Leonardo da Vinci 
2. Bayezid’e mektup yazdı.

“İstanbul’un
câmilerinin, 
çeşmelerinin, 
yollarının 
projelerini ben çizebilirim.” dedi.

Bu teklife sarayda sevinenler oldu. 

“Dünya çapında meşhur bir mimar gelecek, 

İstanbul’u inşâ edecek.” diye

… 2. Bayezid Han ise bunu kabul etmedi. 

“O gelirse bizim rûhumuzu yansıtmayan,

yabancı bir mimarî meydana getirir.” dedi.


“Biz kendi mimarimizi, 
kendi sanatımızı kendimiz icrâ edeceğiz.” dedi. 


Böylece kendi bünyemizden

Sinanlar geldi. 
Şeyh Hamdullahlar, 
Karahisârîler, 
büyük sanatkârlar yetişti. 

Kendi medeniyetimizi kendimiz inşâ ettik.


Yani İslâm’ın bir proteze ihtiyacı yok.


Proteze ihtiyaç görmek,
İslâm’ı lâyıkıyla tanımamaktır.


Bugün tarihselcilerin de durumu bu. 

İslâm’ı 
birtakım zamâne akımlarıyla bağdaştırmak istiyorlar.

Velhâsıl mü’min,

kendisini İslâm’a tam mânâsıyla râm etmeli,
İslâm’ın izzetini, 
haysiyetini korumalı.
İslâm’ın, iktisâdî ve ictimâî her sahada
vaz ettiği hukukun hudutlarına dikkat etmeli…



KALBÎ AŞINMAYI ÖNLEMEK İÇİN…
 

ALTINOLUK: İfade buyurduğunuz tarihselcilik de zihnî zaaftan kaynaklanıyor. İslâm’ın şu şu hükümleri falanca zamanda kaldı. Şimdi farklı bir zamandayız deniyor. Sanki kapitalizm de çağın olmazsa olmazıymış gibi lanse ediliyor. 

Normalde ibadetlerine dikkat eden bir insan,
ekonomik faaliyetlerinde

“Ne yapayım?” demeye başlıyor. Telife gidiyor. Kapitalizme karşı itirazın sistemli olarak sanki ortaya konulamadığı gibi bir durum söz konusu. Müslümanların kapitalizm karşısında aşınmasını önleyebilmek için neler yapılması gerekiyor?


Osman Nûri Topbaş :

Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekiyor. 

İslâm; “Nasıl kazanırsan kazan da 
bolca hayır-hasenat yap.” demiyor.


“Helâlinden kazan.” diyor.

Mü’minden tâkat fazlasını istemiyor.
Tâkatimiz ölçüsünde vazife yüklüyor.


Bir de bahsettiğiniz Ebû Zer (r.a) misali var. 
Ebû Zer misali bazı şahıslara münhasır bir meseledir, onlara has bir durumdur, umûma teşmil edilemez.


Cenâb-ı Allah 200 küsur yerde
muhtelif kalıplarda “infâk”ı emrediyor. 


Mü’min tesis kuracak,
fabrika kuracak ki infâk edebilsin. 
Kazanmadan nasıl infâk edecek?

Onun için müslüman

helâlinden kazanacak, 
israf etmeyecek, 
pintilik etmeyecek,

mütevâzı bir hayat yaşayacak 
,ve infâk edecek.

Sanayisinin tekâmülü için de dikkat edecek. 

Gayr-i meşrû bir yola gitmeyecek. 

Kârını artırmak için
hanımların câzibesini kullanıp 
onları reklâmlarında vitrine etmeyecek.

İsrâ Sûresi’nin 64. âyetinde, 

şeytanın 
mallara ve evlâtlara ortak olmasından bahsedilir.


Bugün maalesef kazançlara 

iblis ortak ediliyor. 

Siteler kuruluyor, 

onu yüksek fiyata satayım diye havuzlar tesis ediliyor,

orası adeta bir plaj havasına sokuluyor.

Orada yaşayacak olan âilelerin

mâneviyâtını 


ifsâd etmenin yolu açılıyor.



NASIL KAZANIRSAN KAZAN YOK

Reklâmında şehvetle cezbetmeye çalışıyor. 

Sonra da

çok kazanayım ki 
çok hayır-hasenat yapayım diye kendisini kandırıyor.

Bunlar bugün maalesef yaygın bir zaaf hâlinde.

Bunlar,

parayla imtihandaki hazin aldanışlar…


Efendimiz (s.a.v.),

en zor şartlar altında bile
îmandan en ufak bir tâviz vermedi. 

Bedir Harbi’nde müslümanlar 
maddî bakımdan çok zayıftı.

Mekke müşriklerimüslümanları 
tamamen ortadan kaldırmak için harekete geçmişlerdi.

Müslümanlar,canlarını kurtarmak için 
mallarını mülklerini bırakarak hicret ettiklerinden,
son derece fakir düşmüşlerdi. 

O derecede ki 
Bedir’e giden İslâm ordusunda bir deveyi üç kişi sırayla kullanıyordu.

Hz. Ali, Hz. Ebû Lübâbe ve Efendimiz (s.a.v.)’e 
bir deve düşmüştü.

İşte o zor günlerde
Allah Rasûlü’ne gayr-i müslim bir Medîneli geldi. 

“–Yâ Muhammed, 
benim gücümü bütün Medîneliler bilir. 

Mekkeliler çok güçlü, sen ise zayıfsın. 

Müsaade et, 
Sen’in safında savaşayım,
ganimetten payıma düşeni alıp gideyim.” dedi. 

Efendimiz (s.a.v.) işin zâhirine bakarak; 

“Gel safımıza katıl.” demedi.


“–Sen benim 
Allâh’ın Rasûlü olduğumu kabul ediyor musun?” diye

sordu. Adam; 

“Hayır.” deyince. Efendimiz (s.a.v.):

“–O zaman bizim sana ihtiyacımız yok, 

Allah Teâlâ’nın yardımı bize kâfîdir.” dedi.

Adam bir müddet sonra tekrar geldi.

Aynı şeyleri söyledi. 
Efendimiz de aynı soruyu sordu. 

Adam yine olumsuz cevap verince

Allah Rasûlü; 

“Allah bize yeter.” dedi. 

Adam gidip üçüncü kez geldiğinde; 

“–Evet, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün,

Bu kadar zayıf hâlinde


ancak ilâhî bir güce dayanan biri

bu sözleri söyleyebilir. 

Evet Sen, Allâh’ın Rasûlü’sün.” 

diyerek İslâm’a girdi.


Yani Efendimiz (s.a.v.)

hiçbir zaman şer’î bir gaye için 

gayr-i şer’î bir metod kullanmadı. 


Bir taviz vermedi. 

Velhâsıl Allah Teâlâ ve Rasûlü; 

“Nasıl olursa olsun 

mutlakâ çok kazan,

çok infakta bulun.” 

demiyor bizlere.



GARAUDY’DEN BİR HATIRA

Bu noktada bir hatıramı sizinle paylaşayım. 

Garaudy yıllar önce İstanbul’a gelmişti. 

Yıldız Sarayı’nda bir konferans veriyordu.

O konferansta hasbelkader ben de bulundum.

Garaudy’ye; 

“–Sizi 

önce hristiyan,
ardından komünist olarak görüyoruz.
Şimdi müslümansınız. 
Hindistan dolayına doğru da 
bir seyahat yapacak mısınız?” 
diye kinâyeli bir soru sordular. 

O da:

“–Anlatayım.” dedi.

“Ben hristiyandım. 

ABD’deki büyük kartellerin
fiyatları sabit tutmak için 
milyonlarca ton sütü döktüklerini, 

milyonlarca ton buğdayı yaktıklarını görünce,

bu vicdansızlık beni
komünizme itti. 

Baktım komünizm de kuru,

hiçbir mânevî tarafı yok.

Hristiyanlık ile komünizm arasında 

bir köprü kurmaya çalıştım, ama olmadı.

O dönemlerde Fransızlar benim vurulmamı istiyorlardı.

Cezâyirli müslüman bir askerin 
yardımıyla bu tehlikeden kurtuldum. 

Bilâhare o müslüman askeri buldum.

«–Fransız subayı benim vurulmamı istemişken, 

beni neden kurtardın?» 

diye sorduğumda;

«–Ben müslümanım, 

Allâh’ın verdiği canı bilmeden kıymaya râzı olmam.

Bunun uhrevî mes’ûliyetinden korkarım.»

dedi. 

Ben o zamana kadar İslâm’ı 

bir aşîret dîni olarak kabul ediyordum.

Bu hâdise

benim İslâm’ayönelmeme vesîle oldu. 

İktisatçı olduğum için

İslâm iktisâdî yapısını da inceledim. 

Fâiz nedir, 
komünizmde nasıldır,
İslâm’da nasıldır,
nereye kadar yasaktır, 
hudutları nelerdir? 

Bu gibi hususları inceledim. 

(Bilâl-i Habeşî (r.a)’ı kastederek) 

Bilâl’in bir hadisi beni selâmete çıkardı. 

Bilâl, 
Allah Rasûlü’ne bir hurma götürür.

Efendimiz; 

«Bunu nereden buldun?» diye sorunca

Bilâl de; 

«Bizde âdî hurma vardı. 
Rasûlullah (s.a.v.)’in yemesi için ondan 
* iki ölçek vererek *bundan* bir ölçek satın aldık.*»

dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): 

«Eyvah!

Bu ribânın/fâizin ta kendisi, 
sakın öyle yapma! 

Şayet iyi hurma satın almak istersen

elindekini ayrıca sat;
sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al.» dedi.

Gördüm ki Allah Rasûlü,

fâize gidecek bir kapının anahtar deliğini bile kapatmış.


Bu durum beni İslâm’ı daha çok tetkik etmeye sevk etti.


İslâm’da iktisat nedir

sorusunun cevaplarını ararken 

orada büyük bir dehâ ile karşılaştım. 


O dehâ Ebû Hanîfe idi


. Ne yazık ki bugün Ebû Hanîfe’nin

dehâsını müslümanlara ben anlatıyorum.


İslâm dünyası daha 

Ebû Hanîfe’yi lâyıkıyla tanımıyor.” dedi


Velhâsıl,


Allah Rasûlü’nün

hiçbir tâvizi olmadı. 


Mü’minler olarak bizler de 


İslâm’bütün muhtevâsıyla 

yaşamaya mecburuz.


*** İYİLİK İÇİN KOŞANLARIN YERİ*** - Osman Nuri TOPBAŞ ... <<<   TIKLA





 

 
  Bugün 19206 ziyaretçi (29672 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=